GİRİŞ

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun[1] (“HMK”) yürürlüğe girmesiyle birlikte Türk medeni usul hukukuna kazandırılan “belirsiz alacak davası”, alacak miktarının tam olarak belirlenmesinin imkânsız veya beklenemez olduğu durumlarda hak arama özgürlüğünü güvence altına almayı amaçlamıştır. Ancak uygulamada alacağın gerçekten belirsiz olup olmadığı, hukuki yarar yokluğu nedeniyle davanın usulden reddedilip edilmeyeceği hususları öğretide ve Yargıtay içtihatlarında derin görüş ayrılıklarına yol açmış; hak arama hürriyetini kolaylaştırması hedeflenen bu kurum zamanla yargılamaları uzatan usuli bir engele dönüşmüştür.

Kanun koyucu, söz konusu tartışmaları sonlandırmak ve usul ekonomisini sağlamak amacıyla 7589 sayılı kanun[2] kapsamında HMK m. 107 hükmünü mülga ederek belirsiz alacak davasını kaldırmıştır. Bununla birlikte davacıların hak kayıplarını önlemek adına HMK m. 109’da düzenlenen “kısmi dava” kurumu güçlendirilmiş; davacıya iddianın genişletilmesi yasağına takılmaksızın bir defaya mahsus talep artırım imkânı tanınmış ve artırılan kısım yönünden zamanaşımının dava açılış tarihinde kesilmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır.

Bu çalışmada, belirsiz alacak davasının kaldırılma süreci ve gerekçeleri kısaca değerlendirilecek; ardından yeni yasal düzenleme çerçevesinde kısmi davanın işleyişi, bir defalık talep artırım mekanizması, zamanaşımına ilişkin getirilen güvenceler ve uygulayıcıların dikkat etmesi gereken usuli esaslar incelenecektir.

ANAHTAR KELİMELER: Belirsiz Alacak Davası, Kısmi Dava, HMK m. 107, HMK m. 109, Talep Artırımı, Zamanaşımı, Faiz, Usul Ekonomisi, Hak Arama Hürriyeti

[1] 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, RG. 12/01/2011, S. 27836

[2] 7589 Sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, RG. 31/07/2026, S. 33326

1. ESKİ DÜZENLEME: BELİRSİZ ALACAK DAVASI

1.1. Eşya Statüsü Görüşü

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun mülga 107. maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davası, davacının alacağının tamamını dava konusu yaptığı, ancak dava tarihinde bu alacağın miktar veya değerini tam ve kesin biçimde belirlemesinin kendisinden beklenemediği ya da bunu belirlemesinin objektif olarak imkansız olduğu hallerde başvurulan özel bir dava türüdür. Davacı bu davada harca esas olacak asgari bir tutar belirterek dava açmaktaydı. Yapılan tahkikat veya bilirkişi incelemesi neticesinde alacağın miktarının tam ve kesin olarak belirlenebilir hale geldiği anda talebini artırma imkanına sahip olmaktaydı.

Kurumun ihdas amacı, özellikle işçilik alacakları, trafik kazası ve iş kazası kaynaklı tazminat talepleri ile destekten yoksun kalma tazminatı gibi miktarının ancak bilirkişi incelemesi sonucunda netleşebildiği alacaklarda, davacının hak arama özgürlüğünü korumak olarak nitelendirilmekteydi. Davacının eksik veya yanlış bir miktar üzerinden dava açması halinde zamanaşımına uğrama ya da eksik harç nedeniyle hak kaybı yaşama riskini bertaraf etmek, düzenlemenin temel gerekçesini oluşturmaktaydı.

1.2. Uygulamada Yaşanan Sorunlar ve Kaldırılma Gerekçesi

Belirsiz alacak davasının on beş yılı aşkın uygulanma sürecinde “alacağın belirli mi belirsiz mi olduğu” ayrımı, mahkeme içtihatlarında istikrarsız bir şekilde yorumlanmıştır. Mahkemeler, davacının hizmet dökümü, ücret bordrosu veya sözleşme kayıtları gibi belgelerden alacağın belirlenebilir olduğu kanaatine vardıklarında davacının belirsiz alacak davası açmakta HMK m. 114/1-h anlamında hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle davaları esasa girmeksizin usulden reddedebilmekteydi. Bu katı ve öngörülemez ayrım, hak sahiplerinin ağır harç ve masraf yükleri altında kalmasına neden olmuştur. Davanın yeniden ve doğru türde açılması gerektiğinde ise zamanaşımı sürelerinin dolmuş olması nedeniyle telafisi güç hak kayıplarına yol açmıştır.

Kanun koyucu, sorunun tek tek dosyalardaki hatalı nitelendirmelerden değil, dava türleri arasındaki bu yapısal ve öngörülemez ayrımın kendisinden kaynaklandığını değerlendirerek köklü bir çözüme gitmiştir. Kamuoyunda “12. Yargı Paketi” olarak bilinen 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 19. maddesiyle HMK m. 107 tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Kanun koyucu, belirsiz alacak davasının doldurduğu boşluğu, kısmi dava kurumunu güçlendirerek kapatma yolunu tercih etmiştir. Düzenleme, 31 Temmuz 2026 tarihli ve 33326 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe girmiştir. Kanunun geçici 1. maddesinin onuncu fıkrasında yer alan açık geçiş hükmü uyarınca, yürürlükten kaldırılan HMK m. 107, kaldırılma tarihinden önce açılmış davalarda uygulanmaya devam edecek, değişiklik yalnızca bu tarihten sonra ikame edilecek davaları etkileyecektir.

2. YENİ DÜZENLEME KAPSAMINDA KISMİ DAVA VE TALEP ARTIRIMI

2.1. Kısmi Davanın Hukuki Niteliği

Kısmi dava; talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, alacağın tamamının değil, yalnızca belirli bir kesiminin ileri sürüldüğü bir eda davasıdır (HMK m. 109/1)[1]. Alacaklının tüm alacak yerine bir kısmını talep edebilmesinin maddi hukuktaki dayanağı Türk Borçlar Kanunu m. 84, usul hukukundaki dayanağı ise tasarruf ilkesidir (HMK m. 24/2). Tasarruf ilkesi gereğince hiç kimse kendi lehine olan tam davayı açmaya zorlanamaz. Dolayısıyla davacı, bölünebilir nitelikteki para veya diğer edim taleplerinin yalnızca bir kısmını dava konusu yapma yetkisine sahiptir.

[1] Murat Atalı/İbrahim Ermenek/Ersin Erdoğan, Medeni Usul Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2025, s. 370. Emel Hanağası, Davada Menfaat, Yetkin Yayınları, Ankara 2009 s. 265.

2.2. Kısmi Davanın Amacı ve Doktrindeki Görüşler

Öğretide kısmi davanın temel amacı; ispat güçlüğü ve hukuki durumun belirsizliğinden kaynaklanan yargılama gideri rizikosunu azaltmak olarak kabul edilir[1]. Davacı, alacağın tamamı üzerinden harç yatırmak ve davanın reddi halinde yüksek yargılama giderleri ile karşı vekâlet ücretine mahkûm olmak riskinden kaçınarak, sadece dava ettiği kısım üzerinden bu maliyetleri üstlenir[2].

Pekcanıtez ve Simil ise amacın yalnızca gider rizikosunu azaltmakla sınırlı olmadığını belirtmektedir. Kısmi davada borç ilişkisinin varlığına dair verilen hüküm, tarafların kalan kısım için mahkeme dışı sulhe varmasını veya arabulucuya gitmesini kolaylaştırarak uyuşmazlığı daha hızlı ve az masrafla çözme imkânı sunar[3].

[1] Hakan Pekcanıtez/Cemil Simil vd., Medeni Usul Hukuku, Cilt II, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2025, s. 1529.

[2] Pekcanıtez/Simil vd., s. 1529.

[3] Pekcanıtez/Simil vd., s. 1530.

2.3. Kısmı Davada Hukuki Yarar ve Sınırları

Kısmi dava açılabilmesi için davacının bu yola başvurmakta korunmaya değer meşru ve güncel bir hukuki yararının bulunması Medeni Usul Hukukunun genel ilkeleri uyarınca zorunludur. Nitekim HMK m. 114/1-h bendinde “davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması” genel bir dava şartı olarak açıkça hüküm altına alınmıştır. Bu kapsamda, talep konusunun niteliği gereği bölünebilir olduğu hallerde dahi davacının alacağının yalnızca bir bölümünü dava konusu yapmasında makul ve meşru bir gerekçesinin bulunması aranır. Özellikle yargılama harç ve masraflarından tasarruf etme, karşı vekâlet ücreti riskini asgariye indirme veya alacağın henüz belirlenemeyen bakiye kısmını tahkikat sürecinde netleştirme gibi amaçlar hukuki yararın varlığı kapsamında değerlendirilmektedir. Hukuki yararın bulunmaması hali ise davanın esasına girilmeksizin HMK m. 115/2 uyarınca usulden reddi sonucunu doğurur.

Hukuki yarar bakımından Karslı, davacının yüksek harç ve masraflardan kaçınma gayesinin ve ekonomik menfaatinin de meşru bir hukuki yarar sayılması gerektiğini savunur[1].

Hukuki yarar hususuna dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması çerçevesinde bakacak olursak; bir alacağın keyfî biçimde çok küçük parçalara bölünerek ayrı ayrı davalara konu yapılması ve sırf birden fazla vekâlet ücreti elde edilmeye çalışılması halinde korunmaya değer bir hukuki yarar bulunmadığı, bu durumun dava hakkının kötüye kullanılması (TMK m. 2) teşkil ettiği kabul edilmektedir[2]. Dürüstlük kuralı aşılmadığı sürece davacının kısmi dava açmakta hukuki yararı olduğu kabul edilir.

[1] Abdurrahim Karslı, Medeni Muhakeme Hukuku Ders Kitabı, Alternatif Yayıncılık, İstanbul, 2011, s. 312.

[2] Yargıtay 10. HD, E. 2007/5188, K. 2008/645, T. 29.01.2008 “alacağın küçük parçalara bölünmesi suretiyle ayrı davalara konu yapılıp birden fazla vekalet ücreti edinilmesine yol açar şekilde dava hakkının kötüye kullanılmasının, yukarıdaki hukuksal ilkeler ışığında korunmasına olanak bulunmadığı ve bu yönün kamu düzenine ilişkin olduğu gözetilmeksizin davalı Kurumun toplam borcun çok üzerinde vekalet ücreti ve yargılama gideriyle sorumluluğuna yol açılması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.”

2.4. Kısmi Davanın Açılabilme Şartları

Kısmi davanın açılabilmesi için iki temel koşulun bir arada bulunması aranır:

İlk koşul dava konusu kılınan hakkın maddi veya hukuki sebeplerle bölünmeye elverişli olmasıdır[1]. Para alacakları niteliği gereği bölünebilir niteliktedir. Buna karşılık boşanma, soybağı veya bir taşınır malın aynen teslimi gibi talepler fiziken veya hukuken bölünemeyeceğinden kısmi davaya konu edilemez.

İkinci koşul ise davacının tek bir hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağının bir kesimini dava etmiş olmasıdır. Farklı hukuki ilişkilere dayanan birden fazla alacaktan sadece birinin talep edilmesi kısmi dava teşkil etmez[2].

Eski uygulamada bu iki dava türü arasında katı bir ayrım bulunmaktaydı. Davacının, dava açtığı tarihte alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirlemesinin imkânsız olduğu veya kendisinden beklenemeyeceği durumlarda (Örneğin hesabın bilirkişi raporuna, karşı tarafın sunacağı belgelere veya hakkaniyet indirimine bağlı olduğu hallerde) belirsiz alacak davası açması gerekiyordu. Buna karşılık, alacağın miktarı baştan belirli veya hesaplanabilir nitelikte ise belirsiz alacak davası açılamıyor; davacı ancak bölünebilir alacağının bir kısmı için kısmi dava yoluna başvurabiliyordu. Alacak belirlenebilir olmasına rağmen belirsiz alacak davası açılması durumunda ise dava, hukuki yarar yokluğu gerekçesiyle esasa girilmeden usulden reddediliyordu.

Yeni yasal düzenleme ile belirsiz alacak davası tamamen yürürlükten kaldırılmış ve bu ayrıma son verilmiştir. Artık alacağın miktarının baştan belirli olup olmadığına veya yargılama sırasında bilirkişi incelemesi gerektirip gerektirmediğine bakılmaksızın, bölünebilir tüm para alacakları doğrudan kısmi dava olarak açılmaktadır. Böylece önceden belirsiz alacak davasına konu edilen tüm uyuşmazlıklar kısmi davanın kapsamına alınmış; davanın açılma şartları basitleştirilerek alacağın “belirli mi belirsiz mi” olduğu yönündeki usulî tartışmalar ve davanın reddedilmesi riski ortadan kaldırılmıştır.

[1] Pekcanıtez/Simil vd., s. 1530. Süha Tanrıver, Medeni Usul Hukuku, Cilt I, Yetkin Yayınları, Ankara, 2021, s. 631. Ejder Yılmaz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Cilt II, Yetkin Yayınları, Ankara, 2021, s. 2492.

[2] Pekcanıtez/Simil vd., s. 1531. Ayrıca bkz. Yargıtay 3. HD, E. 2018/1619, K. 2019/7090, T. 25.09.2019 “Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden (mesela, ödünç veya satış sözleşmesinden) doğmuş olması ve bu (aynı hukuki ilişkiden doğan) alacağın şimdilik bir kesiminin dava edilmesi gerekir. Dava konusu alacak, bir alacağın belli bir kesimi değil (bilakis bağımsız bir alacak) ise, o zaman dava, kısmi dava olarak nitelendirilemez.”

3. UYGULAMADA DAVA AÇARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

  1. Yargı Paketi ile uygulamanın yürürlüğe girdiği 31 Temmuz 2026 tarihinden itibaren açılacak kısmi davalarda HMK m. 109/4 hükmünün henüz uygulamada istikrar kazanmış bir içtihat zeminine kavuşmamış olması, uygulayıcılar bakımından dilekçe kurgusunun özel bir dikkatle yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Aşağıda, ileride ortaya çıkabilecek yorum farklılıklarından kaynaklanacak hak kayıplarının önlenmesi bakımından gözetilmesi gereken hususları ele almaktayız.

Bu bağlamda öncelikle üzerinde durulması gereken nokta, kısmi dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakların açıkça saklı tutulmasıdır. Her ne kadar HMK m. 109/3 uyarınca kısmi dava açılması, kural olarak talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmese de, bu hususun dilekçede ayrıca ve açık biçimde ifade edilmesi, davacının alacağın tamamına yönelik iradesinin tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması bakımından isabetli bir uygulama olacağı kanaatindeyiz.

Talep artırımına ilişkin işlemlerin kurgulanmasında ise, artırımın ıslah kurumundan usuli ve kavramsal olarak ayrıştırılması büyük önem taşımaktadır. Talep artırım dilekçesinin doğrudan HMK m. 109/4 hükmüne dayandırılması, dilekçe metninde ıslah iradesini çağrıştırabilecek ifadelerden kaçınılması ve bunun yerine “ıslah hakkımız baki kalmak üzere” biçiminde bir ibareye yer verilmesi, iki müessesenin karıştırılmasının önüne geçecek ve tarafın ileride ayrıca ıslah yoluna başvurma imkanının tüketilmediğinin altını çizecektir. Zira HMK m. 109/4 kapsamında kullanılan artırım hakkı ile HMK m. 176 vd. hükümlerinde düzenlenen klasik ıslah müessesesi, kaynağı ve sonuçları itibarıyla birbirinden bağımsız ve oldukça farklı iki hukuki araç olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu ayrıştırmanın pratik önemi, esasen zamanaşımı bakımından ortaya çıkmaktadır. Yeni düzenleme ile mülga belirsiz alacak davasının sağladığı zamanaşımı güvencesi kısmi davaya dahil edilmiş; süresi içinde yapılan talep artırımı neticesinde artırılan kısım bakımından da zamanaşımının ilk davanın açıldığı tarihte kesilmiş sayılacağı açıkça kabul edilmiştir[1]. Oysa aynı sonucun ıslah yoluyla yapılan bir artırımda da kesin biçimde sağlanıp sağlanamayacağı, hükmün yeniliği karşısında henüz belirginlik kazanmamıştır. Bu itibarla, taraf ıslah hakkını saklı tutmuş olsa dahi miktar artırımının fiilen ıslah yoluyla değil doğrudan m. 109/4 hükmüne dayanılarak gerçekleştirilmesi zamanaşımı güvencesinden tam olarak yararlanılabilmesi bakımından önem arz etmektedir.

Faiz rejimi bakımından ise kanun koyucunun sessiz kaldığı gözlemlenmektedir; zira m. 109/4, yalnızca zamanaşımının kesilme anını düzenlemekte, artırılan kısım için faizin hangi tarihten itibaren işleyeceğine dair açık bir hükme yer vermemektedir. Bu belirsizlik, özellikle davadan önce temerrüdün gerçekleşmiş olduğu işçilik alacakları gibi taleplerde önem kazanmaktadır. Bu tür hallerde faizin dava tarihinden değil, temerrüt tarihinden itibaren talep edildiğinin dilekçede ayrıca ve açıkça vurgulanması, faiz rejimine ilişkin mevcut boşluktan doğabilecek hak kayıplarını bertaraf edici bir işlev görecektir.

Benzer bir netliğin harç yönünden de sağlanması yerinde olacaktır. HMK m. 109/4 kapsamında yapılan artırım dilekçesinde tamamlanması gereken harcın ıslah harcı değil, kısmi dava ve talep artırımına özgü bir harç niteliği taşıdığının belirtilmesi, uygulamada harç türüne ilişkin olası usuli itirazların önüne geçecektir.

Son olarak, bu değerlendirmelerin yalnızca 31 Temmuz 2026 tarihinden sonra açılacak davalar bakımından geçerli olduğu unutulmamalıdır. Kanunun geçici 1. maddesinin onuncu fıkrasında yer alan açık geçiş hükmü uyarınca, anılan tarihten önce açılmış davalarda önceki sistem yani HMK m. 107 ve buna bağlı talep artırım rejimi uygulanmaya devam edecek olup, yeni esaslar yalnızca bu tarihten sonra ikame edilecek davalarda uygulama alanı bulacaktır.

[1] TBMM Adalet Komisyonu, Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/3737) Komisyon Raporu, Sıra Sayısı: 280, Madde 20 ve 21 Gerekçeleri, s. 19

SONUÇ

Belirsiz alacak davasının yürürlükten kaldırılması ve sağladığı güvencelerin kısmi davaya aktarılması, medeni usul hukukundaki en köklü uygulama uyuşmazlıklarından birini sonlandırmıştır. Yeni sistemle birlikte alacağın belirli veya belirsiz olmasına bakılmaksızın bölünebilir tüm para alacakları için kısmi dava açılması mümkün hale getirilmiş; davaların hukuki yarar yokluğundan usulden reddedilmesi riski bertaraf edilmiştir.

Kısmi davaya getirilen tahkikat sonuna kadar ıslahsız talep artırım hakkı ve artırılan bakiye kısmın da dava tarihinden itibaren zamanaşımı güvencesine kavuşturulması, hak arama hürriyetini ve usul ekonomisini pekiştirmiştir. Ancak talep artırım yetkisinin kanun koyucu tarafından yalnızca “bir defaya mahsus” olarak tanınması sebebiyle, uygulayıcıların bilirkişi incelemesi ve itiraz süreçleri kesinleşmeden aceleyle talep artırımında bulunmaması hak kaybı yaşanmaması adına büyük önem taşımaktadır.

KAYNAKÇA

ATALI, Murat / ERMENEK, İbrahim / ERDOĞAN, Ersin: Medeni Usul Hukuku, 8. Bası, Yetkin Yayınevi, Ankara 2025.

KARSLI, Abdurrahim: Medeni Muhakeme Hukuku Ders Kitabı, Alternatif Yayıncılık, İstanbul 2011.

PEKCANITEZ, Hakan / SİMİL, Cemil ve diğerleri: Medeni Usul Hukuku, Cilt II, 16. Bası, On İki Levha Yayıncılık. İstanbul 2025.

HANAĞASI, Emel: Davada Menfaat, 1. Bası, Yetkin Yayınları, Ankara 2009.

YILMAZ, Ejder: Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Cilt II, 4. Bası, Yetkin Yayınları, Ankara, 2021.

TANRIVER, Süha: Medeni Usul Hukuku, Cilt I, 4. Bası, Yetkin Yayınları, Ankara, 2021.

TBMM Adalet Komisyonu: Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/3737) Komisyon Raporu, Sıra Sayısı: 280